Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyatımızı konuştuk

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyatımızı konuştuk

Ustamız, edebiyatımızın en özel isimlerinden Selim İleri ile son kitabı “Bir Gölge Gibi Silineceksin” üzerinden edebiyatımızı, onu etkileyen isimleri, dolu dolu geçen 35 yılın izlerini konuştuk…

Selim İleri

Selim İleri, edebiyatımızın en özel isimlerinden. Onunla oturup sohbet etmek, hayatımın en özel anlarındandı. Çok şanslı olduğumu hissediyor ve dilimi ısırıyorum. Kendisini karşımda bulmuşken uzun uzun konuştuk. Sormasam olmazdı. Eksik bile kaldı hatta. Şimdi söyleşimizi sizinle paylaşıyorum ve ustama bir kez de sizin huzurunuzda yazmaktan hiç vazgeçmeyeceğime dair söz veriyorum…

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

TEK CAN YOLDAŞIM, OKUMAK YAZMAK OLDU HAYATIMDA

 

- Sizi artık elbette tanıyor, biliyoruz; ama ben merak ediyorum, Selim İleri’ye göre Selim İleri kimdir?

İstanbul’ da doğdum. 1949 yılında. Hayatımın dörtte üçü de herhalde İstanbul’da geçti. Askerliğimi Tokat’ta yaptım. Dümdüz bir hayatım var aslında, hep çalışarak geçti. 18 yaşından itibaren hep okuyarak, yazarak geçti. Pek de iyi bir konuşmacı da değilim. Özür dilerim.

- Estağfurullah…

Yani yaşadığım ülkenin edebiyatına katkıda bulunmak ideallerimden biriydi. Onun çerçevesinde bir yaşam oldu. Hala daha o çalışma devam ediyor. Yılmadım hiç! Yazma isteği de hiç azalmadı içimde. Tek can yoldaşım, okumak yazmak oldu hayatımda.

- Hep olsun…

Sağ olun!

- Şimdi geçelim kitabımıza… Yeni bir kitap ile karşımızdasınız. “Bir Gölge Gibi Silineceksin” adını verdiniz. Kitap yeni ama içinde 35 yılı barındırıyor. Eskilerden yazdıklarınızı toparlamaya nasıl karar verdiniz? Kitap nasıl doğdu?

Onun temel sebebi şu: Pek çok dosyalar, kâğıt parçaları her tarafta; yani evin içini görseniz, çöp ev gibi. Onu toparlamak gerekiyordu. Temizlik yapıldığı vakit bir türlü ev temizlenemiyordu o dosyalardan. Başlangıçta onları tasfiye edip atmayı düşündüm. Fakat onu yaparken içlerinden bazılarının her şeye rağmen geçmiş yıllardan gelmiş olmasına rağmen hem bana hem okuyucuma bir ışık tutabileceği kanaati ile bir kısmını atamadım. Onları da gelişi güzel karşıma çıktıkları gibi yıllara göre ayırdım; zaten birçoğunun hangi yıllarda yazıldığından hiçbir şekilde haberim yok. Son anda bir başka dosya çıktı. O son yazıları da onların altına, arkasına ekledik. Öyle bir şekilde oldu. Yani hesapta olan bir kitap değildi bu. Temizlikten dolayı oldu.  İnşallah eve yardıma gelen dostum Gülsüm Hanım memnun kalmıştır. Bilmiyorum

- Bu kitaba en çok o sevindi o zaman.

Evet. (Gülüyor)

- Peki adına nasıl karar verdiniz? Bir hikâyesi var mı?

- Var. Şöyle: Herkesin git gide daha egosantrik olmak, daha kendini ön plana çıkarmak tavrının çok öne çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Ben bunun çok sanat dışı bir şey olduğunu düşünüyorum. Geçmişe de baktığımız vakit birçok değerin zaten anlaşılmadan yitip gittiğini de düşündüm. Oradan çıktı. Yazılardan birisinin içinde - hangi yazıda hatırlayamayacağım - başka bir yazarımız için “Gölge gibi silindiler!” diyorum. Aslında insanın gölge gibi silinmesinin bir erdem olduğunu düşüncesindeyim ben. Kendini öne çıkarmak yerine geri planda kalmayı daha tercih etmek durumundayım, arzusundayım.

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

O YILLAR, TABİİ İNSANIN ÜZERİNDE HEM GÜZEL HEM DE KIRICI; İKİ YÖNLÜ OLUYOR


- 7 yaşındaki Selim’in ada gezisini, hayatındaki en eski ada anısı diye anlatıyorsunuz. En saf hali ile Selim İleri var karşımızda! Yani ben öyle düşünüyorum en azından…

Aa, sağ olun!

- Siz var olun! Kitabı hazırlarken siz de bunu hissettiniz mi? Ya da 35 yılı bir araya getiriyor olmak size ne hissettirdi?

O yıllar, tabii insanın üzerinde hem güzel hem de kırıcı; iki yönlü oluyor. Yani bütün o yıllara geri dönüp baktığınız vakit onların sevinçlerini, güzelliklerini, size verdiği mutluluğu hatırladığınız gibi - bilhassa tabii kaybettiğiniz insanlar dostların da varlığıyla - o yılların geçip gitmiş olması bazen de çok ciddi bir şekilde hüzün veriyor; ama yaşanmış bir hayat işte, oradan kalan izler… O bakımdan o ada gününü hakikaten ben de hiç unutmuş değilim. Kınalı’ya gidişimiz, bir soğuk sonbahar günüydü hala hafızamda. Tabii bellek güçlü bir şey herhalde... Bunca yıl geçti. Renklerine kadar o gün gözlerimin önündedir…

- Ne güzel… Peki, “Ağustos diye bir roman yazmak istemiştim” diye başlıyorsunuz.  “Ağustos, Bir Avuç Konfeti! Sonra bu romanı yazamadım, hayal ve özlemi kaldı.” demişsiniz. Sizce o romanı neden yazamadınız?

Valla bazen öyle insanın tahayyül ettiği, arzu ettiği, düşlediği tasarıları oluyor; roman veya hikâye. O ilginç bir konuydu. Üç kadın olacaktı, üç lise arkadaşı; onların yıllar sonra tekrar bir araya gelip bir yolculuk yapmaları, bir yaz tatiline çıkmaları… Üçünün de hayatı dalgalı geçmiş savruluşlar olmuş. Belki o kadınları, o genç hanımları - artık genç de değillerdi anlatmak istediğim insanlar - onları çok yakından hissettim; ama yakından tanımadım herhalde ki ortaya çıkan metinler romana dönüşmedi. Uzun süre onların da dosyasını sakladım; ama birkaç sene önce yok etmiştim.  Hala uzun yıllar sonra onları tekrar yazabilirim düşüncesindeydim; ama yaşatamadım o insanları.

- Peki kurguladığınız kadarıyla kimdi o insanlar?

O insanlardan birisi güzellik kraliçesiydi, öteki bir öğretmendi, diğeri bir doktordu. Yani liseden sonraki hayatlarında öyle bir şey olmuş. Aslında o yıllarda eski güzellik kraliçeleriyle ilintili olarak Milliyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi yapmıştım, “Yaşayan Kraliçeler” diye. Bütün eski kraliçeleri Günseli Başar’dan bilmem kime kadar… Siz onları tanımazsınız tabii. Hepsi ile 30 gün falan süren bir röportaj dizisi yapmıştım. En genç kraliçe de düşünün, Hülya Avşar’dı o zaman. Tabii çok gençti, yeniydi. O yazı dizisinin bende bıraktığı bir izlenim oldu. Ve bir toplumun güzellik kraliçesi olarak tanınmış olduğu bir insanın yaşlandıkça o hep sürekli güzel olmak güzel görünmek zorunluluğu, hem de onun bıkkınlığını yani onun çerçevesi içinde bir şey yapacaktım; ama yapamadım. Yani yazamadım. Sonra birkaç sene önce dediğim gibi kalan parçalarının hepsini yok ettim.

- Aslında adı bile varmış…

- Evet.

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

PEK YALIN YAZAMADIM BUGÜNE KADAR; AMA YALIN BİR ŞEY YAPMAYI ÇOK İSTEDİM

 

- Yine “Ağustos” romanından bahsederken Peyami Safa’nın “Fatih Harbiye” ile sizi büyüleyen yanını da anlatıyorsunuz. Safa’dan başka yerde de bahsediyorsunuz kitabınızda. Peki yazımınıza, sizin kaleminize Peyami Safa’nın etkisi nedir? Başka kimlerin kalemi sizi etkiledi?

Birçok insanın etkisi oldu. Zaten bir insanın yetişme yıllarında başkalarının etkisi altında kalmadan yol alması hemen hemen imkânsız bir şeydir. Ben etkilenmekten hiçbir zaman yüksünmedim. Hala bu yaşta iyi bir tekst, iyi bir metin, onun üslubu hem etkiler hem de yani kapılıp giderim ona. Peyami Safa o açıdan tabii önemli. “Fatih Harbiye”den önce “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”ydu beni en çok etkileyen. Oradaki üslup, kesik cümleleri, o insanın ruhsal dünyasını yansıtan ifadesi… Tabii oradaki talihsizlik şu oluyor bizim toplumumuzda: Romancı Peyami Safa’yı göremiyorlar, kavganın içindeki Peyami Safa’yı görüyorlar. Aslında Peyami Safa bana sorarsanız, çağdaş edebiyatımızın en büyük romancılarından birisidir. Yani onu sadece Nazım Hikmet ile kavgası açısından tanımak,hep bizi eksiğe alıp götürür. Yani Peyami Safa’dan özellikle genç yazarların çok yararlanabileceğini, çok şey öğreneceğini, hiç eskimemiş bir üslubu olduğunu düşünüyorum.

- Hale Asaf ile tanışmanızdan da bahsediyorsunuz ki Asaf’ın adı pek çok cümlede de geçiyor. Yaşam öyküsünü nerede okuduğumu artık hatırlamıyorum; ama Hale Asaf bende hep yaşadı.” diyorsunuz.

Evet, buldum sonra; O nottan sonra yani, kitap çıktıktan sonra buldum.

- Aa buldunuz mu, neredeymiş?

Yapı Kredi Yayınları - Şimdi yazarın ismini ne yazık ki unuttum - çok önemli bir etüt yayınlamış. Onun ilk baskısı! Sonra yeniden basılmış, ben ilk baskısını okumuşum. Orada bir hanım yazar bu araştırmayı yapmış, olağanüstü bir şekilde bir de hiç bilinmeyen kadının Fransa’ya gittikten sonra bugüne kadar yaptığı ilk defa yayınlanan resimleri var. Hem de o Fransa’daki Hayatına ait inanılmaz bilgi var. Aslında - yani benim artık yapacağım bir şey değil -; ama büyük bir roman malzemesi Hale Asaf’ın hayatı.

- Birkaç satırda da o kadar güzel, o kadar kalpten anlatırken, “Onu gönlümden geçtiği gibi dile getiremedim. ” Onu tanıdığınız yaşınızda ya da sonrasında, şimdi size bunu söyleten neydi? Hale Asaf nasıl biriydi ki siz böyle hissettiniz?

Valla ben bizzat tanışmadım zaten. Çok enteresan bir şey sorduğunuz. Şundan sebep enteresan diyorum. Fikret Adil’in “Asmalımescit 74” adlı - bir anı kitabı diyelim - oradaki çizimleri ile tanıdım. Hatta bu kitaba oradan bir iki çizimi o bölüme koymayı düşündük sonra bir tek bölümde çizim olacak, öteki bölümlerde olmayacak diye vazgeçtik. Ne idi etkileyen bilmiyorum. O sadeliği belk, yalınlığı… Sonra bir gün o yalınlıktan uzak bir dönemi olmuş Hale Asaf’ın; ama son dönemi özellikle hastalık süresi içerisinde yaptığı resimlere baktığınız vakit yine ta baştaki o yalınlığa geri dönmüş. Yani siyah beyazı bırakmış, kara kalemi bırakmış; ama renkli çalışmalarında bile son derece müthiş bir yalınlık var. Kendim pek yalın yazamadım bu güne kadar; ama istek olarak hep yalın bir şey yapmayı çok istedim, tercih ettim, arzu ettim. Belki o yalınlıktı beni çarpan ve tabii yaşam öyküsü! Çok genç bir yaşta hayatını kaybetmiş. Çok daha başka şeyler yapabilecekken hayat ondan esirgemiş. Belki o trajik son da çok etkiledi. O da olabilir.

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

BELKİ BATI’DA BÜYÜK BİR ŞÖHRET OLMAMIL REŞAT NURİ; AMA DÜNYA ÇAPINDA BİR YAZAR OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM


- Reşat Nuri’nin de yaşamınızdaki yeri özel. “Yola çıkışım kirazlarla” diye anıyorsunuz onu. Bu çok hoşuma gitti…

Çok… Evet! Sağ olun!

- Onu başka özel yazarlarla benzeştiriyor ya da kıyaslıyor musunuz? Bir okur olarak Selim İleri dünyasında nasıl bir Reşat Nuri var?

Benim için hala en büyüklerden bizim edebiyatımız adına. Belki Batı’da büyük bir şöhret olmamış Reşat Nuri; ama dünya çapında bir yazar olduğunu düşünüyorum. O da işte çok yalın bir adam, sade, alçak gönüllü bir yazar. Çok alçak gönüllü bir yazar. Belki o tarafı müthiş çekici geliyor. Bir de yaşamının sonuna kadar en eleştirel olduğu anda bile kalp kırmaktan uzak durup, Türkiye’deki Cumhuriyet Dönemi meselelerini çok yakından hissetmiş. Birçok şeyi söylüyor; ama iyileştirici bir şekilde, yapıcı bir şekilde yani bize yarın için bir ışık tutarak, umut vererek, iyileştirici bir dünya kuramaya çalışmış. Gençliğimden itibaren bu güne kadar hep çalkantılar içindeki bir siyasi panorama içinde geçti hayatım. O bakımdan onun iyileştirici tarafı çok etkiliyor. Bugün de bir kılavuz olduğuna inanıyorum.

- Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’suna da bir pencere aralıyorsunuz. Aşk-ı Memnu, malumunuz özellikle dizi olduktan sonra Türkiye’de pek önemli bir yerde.

İki dizi oldu. Bir tanesi sizin yaşınız tutmaz, TRT’de idi.

- Yakın zamanda internetten ilk bölümünü izlemiştim.

Çok başarılıdır. Olağanüstü başarıda oyuncu kadrosuyla çekimleriyle, kılık kıyafetiyle inanılmaz başarılı bir çekim…

- Peki, şöyle bir şey geldi aklıma: Halid Ziya, romanını bugün yazsaydı anlatımı, tavrı nasıl olurdu sizce?

Bence çok büyük bir değişiklik olmazdı. Yani tabii devir değişmiş, dekor değişmiş, birçok şey değişmiş; ama onu bu güne uyarlayanlar aslında hala malzemeye sadık kaldılar. Yani ikinci diziyi kastediyorum. Orada komik olan tek şey, yani ilk dizide asıl romandan Beşir’in varlığıdır. O tellak Arap çocuğun… Tabii onu dizide bir yere oturtamamışlar. O boşlukta kalmış. Keşke onu başka türlü, yani beyaz bir adam yapsalar belki, daha mantıklı… Evlerde öyle harem ağası yok artık bugün. Onun dışında dramatik kurgu olarak çok uzak gelmiyor bana anlattığı şey Halid Ziya Bey’in. Zaten klasik romanlarda ya da öykülerde neyse klasik olmanın sebebi aslında devirleri aşmış olmaları… Bir devri kapatmıyor başka bir devri de… Sonraki zamanda da yine onlardan etkileniyoruz veya film yapıyoruz. Oradaki dramatik kurgunun dramatik çatının hayatın her anında her devrinde yaşanabilir olmasından kaynaklanıyor zannediyorum. Halid Ziya Bey’in öyle bir klasik tarafı var.

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

İNGİLTERE’DE YAZILMIŞ BİR ROMAN, SANKİ SİZİN HAYATINIZIN BİR PARÇASI, YAŞADIĞINIZ BİR ŞEY GİBİ OLABİLİYOR

 

- Ağa öyküsünden bahsederken bir yerinde şöyle diyorsunuz “Yazma dile getirme kişiden kişiye değişir sanıyoruz.” Değişmez mi? Nasıl işler bu durum sizce?

Değişir tabii, üslup açısından değişir; ama dünyaya bakış açısından insanlar arasında özdeşlik kurulabilir. Hiç birbirini tanımayan iki insan olarak belki de veya üç insan olarak birbirimizin de baktığı aynı şeyleri hissettiği, aynı fikre vardığı hiç konuşmadan daha önce bunu hiç paylaşmamışken o anda paylaşabileceğimiz bir şey vardır. Değişmeyen odur. Etkileniş değişir; ama temel meselelerde çok büyük bir değişiklik olduğunu zannetmiyorum ben.  Yazmak o açıdan kişiden kişiye çok değişiyor; ama şunu düşünün: Burada bir kültürün içindesiniz, bu kültür ile hiçbir ilgisi olmayan diyelim ki İngiltere… İngiltere’de yazılmış bir roman sanki sizin hayatınızın bir parçası, sizin yaşadığınız bir şey gibi olabiliyor. Evet, etkiliyor; aynı duyguları duyuyorsunuz; demek ki çok büyük bir değişiklik olmuyor o vakit diye düşünüyorum.

- Bir de Abdülhak Şinasi Hisar’dan bahsediyorsunuz. Onun hak ettiği değeri görmediğini mi düşünüyorsunuz?

E görmedi tabii; yaşarken de görmemiş. Çok mutsuz bir yazar herhalde. Yani devrinde anlaşılmamış. Sonra bir dönem anlaşılır gibi oldu. Yapı Kredi Yayınları tekrardan bastı; çok da güzel bir emek ile bastılar. Dergilerde şurada, burada kalmış eserlerini, yazılarını, çizilerini buldular. Ne yazık ki ailesi… Ailesi bile değil; ikinci üçüncü dereceden akrabaları ile bir telif hakkı meselesinden yine basılmıyor. Yani adam tam ilk defa belki büyük bir yayınevi tarafından okuyucu ile buluşturulacaktı, ailesinin de son anda mukavele yenilenmemiş yıllardan beri, yine yok. Çok tuhaf bir şey. Ölümünden sonra da talihsizlik devam etmiş yani…

- Evet. Kesinlikle. Edip Cansever’i roman tadında şiirlerine değinmeden geçmemişsiniz. Hamlet’i yeniden şiir olarak yazma isteğini anlatıyorsunuz. Nasıl bir Hamlet’ti onun yazmak istediği?

Ne tuhaf ikinci defa soruluyor. Demek ki insanların kafasında bu merak… Yani hep söylerdi; ama ne yapmak istediğini hiçbir zaman söylemedi.  Şunu hatırlıyorum: Zaten o yazıda da var. Hamlet’in içindeki tiyatrocuların gelişi… Dili, onun etkisinde kalmış mıydı, bilmiyorum. Onun müthiş bir sahne olduğunu ve tek başına yeniden bir yapı kurabileceğine inanırdı. Bir şairin, onunla eser olarak yarışması gerektiğine, rekabet etmesi gerektiğine inanırdı. “Onu yapabilsem kendime şair diyeceğim.” gibi bir sözünü de hatırlıyorum.

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

YANİ O YAZILARIN HEPSİ UYDURMAYDI

 

- Bir okur olarak kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? En çok hangi yönünüzle? Mesela Sabahattin Ali’nin romantik yönünü değerlendirmişsiniz kitapta. Sizce sizin yazılarınız nasıl değerlendirmeli?

Ben hep psikolojinin peşinden gitmeye çalıştım. Onu söyleyebilirim. Yani insanları tanımak, onların iç dünyalarına nüfuz edebilmek, onlarla bağ kurabilmek, yani o dünyadan yola çıkmak... Hep düşünceler ve duygular beni ilgilendirdi. Olaylar veya bir romanın, bir hikâyenin gerilimini sağlayacak olan olaylar beni hiçbir zaman ilgilendirmedi. Belki bu okuyucunun açısından bir kayıp oldu benim için; ama ben hep iç dünyalarla ilgilendim ve hep o iç dünyaları yansıtmaya çalıştım.

- Kitapta kendinizi eleştirdiğiniz noktalar da var. Böylece bence daha samimi, daha içten bir anlatım kazanmış. O kısmı çok sevdim. Yaşamınızda kendinizi eleştirdiğiniz en büyük şey ne idi? Edebiyatta ya da özel yaşamınızda? Nasıl değerlendirmek istersiniz?

Sağ olun. İkisinde de sayısız var. Bir defa edebiyatta, çok yazdım, yani çok yazmak zorundaydım… Hayatımı yazı ile kazanmak zorunda olduğum için çok sayıda gazetede, dergide yazdım.

- Kütü bir şey mi ne güzel okuduk…

Zaman alan bir şey… Yani tabi bir anlamda çok şanslıyım. O kalemi biliyorum. Muhakkak ki cümle kurma vs onlar zamanla kendiliğinden matematiksel bir noktaya geliyor; ama bir yandan da… Mesela yemek yazıları… Parasız kaldım. Yemek yazıları, onları kitap da yaptık. Gerçi o kitaplardan hiç beklemediğim bambaşka insanları tanıdım. Başka dostlarım oldu. Beni yazar, hikâyeci edebiyatçı olarak değil de o yazılardan tanıyan çok hoş insanlar oldu; ama mesela hayatımda mutfağa girmemiş bir insanım ben. Yani yumurta kır deseniz. Hala rafadan yumurtayı dahi yapamam ya katı olur, pişmemiş olur. Yani o yazıların hepsi uydurmaydı.

- Yemek işi nasıl başlamıştı peki?

Mecburiyetti. BRT diye bir televizyonda çalışıyordum. İlk benim işime son verdiler. Kültür programı artık olmayacak dediler. Akşamüstü böyle bir teklif geldi. Bir yemek dergisi, iki adamcağız lütfetmiş. Sabah onu yapamam demiştim, akşamüstü kendim aradım; çünkü bir miktar para gelecekti oradan, o şekilde oldu. Pişman da değilim, dediğim gibi insanlar tanıdım, evlerine yemeğe davet edenler oldu. İspanya’dan bonbon getiren oldu. Çok şükran borçluyum; ama onlar olmasa daha iyi olurdu. Sonra bazen bir dönem dünya ve politikadan yazdım. Şimdi çok revaçta, herkes onları yazıyor. Siz ne yaptınız, beriki ne yaptı?  Bu akşam sokakta Damla’yı gördüm, ceketi siyahtı… Böyle yazılar da yazdım. Mesela onları hiç… Yemek yazıları bir miktar; ama onları hiçbir şekilde yapmak istemezdim.  Hiçbirisi yok, hiçbirisini kitaplara almadım.  Çok şükür… Birisi toplamış yıllar önce. Enis Batur, “Bir hayranın toplamış” dediğinde, “Bana göstermesin de ne yaparsa yapsın” demiştim.

- Evet son sorumu soruyorum. Değindiğiniz öyle güzel, öyle çok konu var ki burada hepsinden bahsetmemiz imkânsız; ama yine de şu cümleyi de söyleseydim dediğiniz bir şey varsa… Sizden almak isterim. Hep kalacak tabii ama…

Dediğiniz gibi hep kalacak. Ölünceye kadar cümleler muhakkak ki insanda kalacak. Bir de şöyle bir şey: İnsan neden tekrar yazı yazar? Hep ötekinin olmamış olduğunu düşünür. Bu sefer olacağım hayali ile… Bu sefer olacak, bu sefer hiçbir zaman olmadan biter işte.

Damla Karakuş: Çok teşekkür ederim.

Selim İleri: Ben size çok teşekkür ederim. Çok emek vermişsiniz. Elinize sağlık…

Selim İleri ile Bir Gölge Gibi Silineceksin üzerinden edebiyat konuştuk

Bir Gölge Gibi Silineceksin

Selim İleri

Everest Yay.

S.: 305

Kitabı satın almak için tıklayınız: D&R

*

Damla Karakuş

[email protected]

Instagram: biyografivekitap