Anthony Bourdain kimdir

Gastronomi dünyasının kötü çocuğu olarak tanıdığımız, ülke ülke, şehir şehir gezmeye doyamayan, yemeği yemek dışında yaşayan Şef Anthony Bourdain’in hayat hikayesidir…

Ensonhaber.com
Biyografi
09.06.2018 17:49

anthony bourdain

O, ekranda rock yıldızlarını aratmayan görünümü ile fırtınalar estiriyordu. Restoranlar ve onların mutfaklarındaki madalyonun öteki yüzü ve şefler hakkında her zaman etkileyici ve sarsıcı yorumlarda bulundu.  Anthony, sıradan bir çocuklukla başlasa da, sıradan bir kişilik ve sıradan bir şef olmadı. Hele tipik meşhur şef özelliklerini kesinlikle taşımıyordu…

İnsanın karakterini omlet yapış tarzının yansıtabileceğine inanıyor ve bir insana kahvaltı hazırlamaktan daha güzel hiçbir şey yapamayacağını düşünüyordu. Ve kendisinin başardığı gibi, “Zihninizi açın. Oturduğunuz sandalyeden kalkın. Dışarı çıkın, yürüyün, gezin. Bunu yapmalısınız” diyordu.

O, her yönüyle şahsına münhasır bir kişilik  olarak yaşadı. Aslında bu hayatı tüm güzellikleri ile her hücresine kadar yaşadı; bize hissettirdiği buydu. Nasıl yaşayacağına kendisi karar verdiği gibi, nasıl öleceğini de yine kendisi seçti. Bu her ne kadar şaşırtıcı ve üzücü olsa da, belki de başka bir açıdan bakmayı bildiğimizde, tam ona göre bir hareketti.

Belli ki gitmenin zamanı gelmişti…

O zaman ardından söylenebilecek tek şey var: Dilerim, düşündüğü gibi bir lezzetle karşılaşmıştır…

Çocukluğu

Anthony, 25 Haziran 1956’da, New York’ta, kökenleri Yahudi olan annesi Gladys ve Katolik babası Pierre’nin oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona, “Anthony Michael” adını verdi.

Anne ve babasının dini kökeni Anthony’i etkilememişti. O geleneklerden uzak bir çocuk olarak büyüdü. Babasının büyükbabası bir Fransızdı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra New York’a göç etmişler; burada bambaşka bir hayat kurmuşlardı. Ancak dillerini kullanmaya devam ettiler. Babası Pierre, Fransızca konuşulan bir evde büyüdü.

Aslında Anthony sıradan bir çocukluk geçiriyordu. İçindeki ekstrem kişiliği keşfedene kadar da bu sıradanlığın tadını çıkardığını bilmeden yaşadı. Anthony, ömrü boyunca her duygusunda, bu ne olursa olsun fark etmez, tadını çıkarmayı bilecekti.

Kimliğini kazanırken en büyük şansı iyi kitapları ve filmleri seçmesini bilen anne, babasıydı. Babası Columbia Records’ta  yöneticiydi. Uzun yıllar evde görmeye alıştığı annesi ise, daha sonra New York Times’de editörlük yaptı. Sürekli kendisini geliştiren bu çiftin en iyi yanı, çocuklarına ince zevklerini aktarıyor olmalarıydı…

Yemek zevki ilk gönlüne düştüğünde

Ailesi, Anthony’e kendilerinde olan her şeyi aktardılar ve onun kendi yolunu çizmesine izin verdiler. Anthony, babasının kökenlerine inmeyi, tüm Avrupa’yı, özellikle Fransa kıyılarını keşfetmeyi hayal ediyordu. O bir kaşif olacaktı ve bir dini inancının da olmadığına karar vermişti.

Henüz küçüktü ve geleceğini şekillendiren bir karar daha verecekti. Bir lokmada verilecek, lezzetli bir karardı bu. Babasının Fransız olması sebebiyle yaz tatilleri ailecek Fransa’da olmak demekti. O yılki tatilleri sırasında bir balıkçık teknesinde, La Tete, istiridye sipariş ettiler. Anthony ilk kez istiridyeyi deneyimliyordu. Yıllar sonra bir şef olduğunda böyle tanımlayacaktı tatmak işini; deneyimlemek. Bir çocuğun ilk kez bir yemeği denemede cesaretli oluşundan kesinlikle daha cesurdu. Lokmasını aldı ağzına, çiğnedi, çiğnedi. Dil papillaları var gücüyle çalışıyordu. Bunun tam olarak istiridyeyle de ilgisi yoktu belki. O anda küçücük bedeni ve tüm diliyle anladı ki, yeryüzünde tatmadığı yemek kalmasın istiyordu. Hatta, evet evet, hatta o yemekleri kendisi yapmalı ve başka insanların da bu lezzetleri keşfetmesini sağlamalıydı. Hem kaşif olma hayalini de tamamlıyordu bu istek.

Her yeri gezebilir, her lezzeti tadabilirdi; içinde hissettiği büyük tutku ona yeterdi. O gün, oracıkta, o balıkçı teknesinde tabağındaki istiridyeye en duygusal bakışını fırlattı ve ne olmak istediğine kesinlikle karar verdi. Bu onun ilk ilan-ı aşkıydı…

Tutkularının peşinde bir genç delikanlı

Artık ailesiyle gittiği her restoran onun için başka bir dünyanın kapısını aralamak demekti. Annesinin mutfağa girdiği her an o da kapıda beliriyordu. Yani tam olmasa da kesinlikle yapmak istediği bu olmalıydı.

Okul hayatı da standart ilerliyordu. Ancak onun yapmak istediği şeyler farklıydı. Büyük bir restoranın mutfağında, ocağın kocaman ateşi üzerinde fokurdayan tencereler, cızırdayan tavalar başında bulunmalı; her birini özenle hazırlamalıydı. Hatta belki birkaç zaman sonra hazırlandığından emin olan kişi pozisyonunda olmalıydı.

Yok olmaz, buraya kadar daha fazla sabredemezdi. 1973’te Dwight-Englewood School’dan mezun olup Vassar College’ye başlamıştı. Okula ara vermeye karar verdi; 2 yıl sürecekti. Bu 2 yıl süresince Provincetown, Massachuseets ve birçok deniz ürünleri restoranlarında çalıştı.

İşte tam da hayal ettiği gibiydi. Önce malzemelerin çiğden keşfediyor, sonra pişirip kokusunu burnunda dolduruyordu. Tadarak aldığı haz ise, elbette bambaşkaydı. Artık bir kez daha yapmak istediklerinden emindi. Mutfakta kalmak istiyordu; mutfağa doğmuş gibiydi. Toplumumuzda olsa bu duruma şöyle denebilirdi: Annesi göbek bağını mutfağa gömmüş…

Böylece Anthony, kariyerine gastronomi alanında devam etti. Hayalperest bir şekilde sadece mutfakta kalarak olmazdı tabi; bunun da farkındaydı. Dünyaca ünlü aşçılık okulu, Culinary Institute of America’dan eğitim aldı…

Doğru yolda kararlı adımlar

1978’de okuldan mezun olmuştu. Asıl hayat şimdi başlıyordu, Anthony için. Bir çaylak olarak değil de, kendinden emin bir şekilde durabilecekti şeflerin karşısında. Sonu yoktu biliyordu. Mutfakta her an yeni bir şey öğrenebilirdi. Öğrenmeye açtı; en az yeni lezzetlere olduğu kadar…

Mezun olur olmaz, Supper Club, One Fifth Avenue ve Sullivan’s gibi ünlü restoranların mutfağında çalışmaya başladı. Bu özel, prestijli restoranlara şef olmuştu. Yıllarca gelip hayranlık duyduğu yerlerde yemeklerini tattığı şeflerden biri olma yolunda hatırı sayılır bir adımdı. Bu daha başlangıçtı; ama kabul etmeli ki, ziyadesiyle lezzet veren bir başlangıç.

Çok yemek tatmalı ve sevdiği, seveceği insanlarla paylaşmalıydı. Hep geliştirdiği "Bir insanla ne zaman yemeğini paylaşırsın, o zaman onun hakkında gerçekten bir şeyler öğrenebilirsin" felsefesine inandı ve uyguladı…

Anthony Bourdain evlendi

Anthony, elbette sadece yemeklerle bir ilişki içinde değildi. Nancy Putkoski ile 1985’te evlendi. Uzun soluklu olsa da, sonu olan bir evlilikti; 2005’te boşandılar.

Anthony, ikinci evliliğini 2007’de Ottovia Busia ile yaptı. Bu evlilik, ona Ariane adında bir de güzel çocuk kazandırdı. Ancak ilişkilerini yürütemediler ve 2016’da boşandılar.

90’lar bitmeden yeni keşifler

Anthony, mükemmel olma yolunda ilerliyordu. 90’ları yaşıyordu ve o, ışığını parlatıyordu. Tam bu sırada aklına bir deli düşünce düştü ve kağıda kaleme sarıldı. Bu eller sadece yemek yapmıyordu belli ki ve daha da önemlisi, beyni lezzetler dışında başka şeyleri algılamaya ve düşünmeye de yer açıyordu.

Anthony, ilk kez 1995’te “Bone in the Throat” adını verdiği bir suç romanı yazdı. İnsanın her yaşında başka bir yönünü keşfetmesi ve buna kayıtsız kalmaması çok özeldi. Keşke her insan kendisini tanıyacak kadar sevebilseydi kendini. Belli ki, yine yol sevgiden geçiyordu. Yoksa insanın bambaşka bir  şeye kalkışması cesaret işiydi.

Anthony, cesaret etmeye ve bu hayatı yaşamaya devam etti. İkinci suç romanı “Gone Bamboo”yu da 1997’de yayımladı.

Yemek kitapları yazdı

İlk yazma deneyimini suç romanları ile başlatsa da yemek konusunda da yazıyordu ve elbette mutfaktaki çalışmalarına da devam ediyordu. 1998’de Miami, Washington ve Tokyo’da da bulunan Manhattan’daki en ünlü restoranlardan biri olan Brasserie Les Halles’e baş şef oldu. Buradaki işi uzun yıllar devam edecekti…

1999’da New York restoranlarının mutfaklarındaki madalyon arkasını anlatan “Don’t Eat Before Reading This” (Bunu Okumadan Yemek Yemeyin) adını verdiği bir makaleyi, New Yorker’de yayımladı. Bu makale, özellikle ABD ve Birleşik Krallık’ta oldukça ses getirmişti. Bu makale, 2000’lerin başında çıkacak olan “Kitchen Confidential: Adventures in the Culinary Underbelly” kitabının temeliydi. New Yorker, bu kitabı, “Bu Kitabı Okumadan Yemek Yemeyin” sloganıyla tanıttı. Anthony, mutfaktaki deneyimlerini tüm detaylarıyla anlatıyordu ve bu, ilginç bir şekilde eğlenceliydi. Dünyanın en çok satan kitaplarından biri oldu.

TV programcılığına geçiş

Mutfaktan sonra yazarlık, onun için kuşkusuz en renkli deneyimlerden biriydi ve hangi yan yollara saparsa sapsın, ana cadde hep mutfağa çıkıyordu. Özellikle şu çok satan Mutfağın Sırları’ndan sonra Food Network’ten gelen teklifle, yine aynı caddeye çıkacak bir yan yola sapacağını anladı.

Teklifi kabul etti ve “A Cook Tour” adlı Tv programını sunmaya başladı. Bu gerçekten de adı gibi bir yemek turuydu; Anthony’nin kendi deyimiyle, ilginçlikler, heyecanlar, keşifler ve mükemmel yemek arayında olduğu bir yemek turnesine çıktı. Çocukluk hayali gerçek oluyordu işte; hem bir kaşif, hem de bir şef olabilecekti. Bu program, ona bu ikisinden fazlasını da getirecekti; milyonların beğenisini…

Çıktığı bu turne “A Cook’s Tour” (Bir Aşçı’nın Turnesi) adını verdiği kitaba eşlik edecekti; 22 bölüm çektiler. Gerçekten fazlasıyla ilginç ve şok ediciydi. Evet, sanırım doğru sözcük bu; şok edici. Buraya kadar okuduğunuz hayat hikayesinde şu genç adam çocukken bir hayal kurmuş, Türkiye’ye gelip kuru fasulyeyi tadacak, Hollanda’ya gidip peynirlere doyacak diye düşünmüş olabilirsiniz. Tabii onu tanımıyorsanız…

Ancak tanıyorsanız, bu program kapsamında çıktığı turnede, onun, Rusya’da gangsterlerle oturup bir kobranın hala atmakta olan kalbinin tadına baktığını bilirsiniz. Fransa’da, La Tete’de tattığı istiridyenin çocuk damağına bıraktığı o tadı bulmuş gibiydi; farklı, kışkırtıcı ve ziyadesiyle sıra dışı. Bunun için bir kobranın atan kalbini tatmaktan asla geri duramazdı. Bu, maceracı yönünü kamçılayan en belirgin an olmalıydı…

Elbette programı çok seyirciye ulaştı ve kitabı da 2001’de dünyanın en çok satan kitaplarından oldu.

Anthony Bourdain: No Resevations

İlk şovu çok beğenilmiş ve bir kitapla taçlanmıştı. İlginin yoğunluğunu görünce yeni bir şov başlattı: 

Bu şov, hayatının en büyük ve sarsıcı deneyimlerini tattıracaktı ona. Ne yaşarsa yaşasın, her koşulda yemekleri tatmaya, tanıtmaya ve gezmeye de devam edecekti. Yani özetle şov devam etmeliydi.

2005’te dünyanın farklı yerlerini gezdirip, değişik lezzetleri tattırmakla kalmayan bu program, ülkelerin kültürel geleneklerini de yaşattı. Yayınlandığı günden itibaren milyonlara ulaşan program ile Anthony, ününe ün kattı ve kesinlikle rezervasyona ihtiyacı olmadı. Bir bölümünün  İstanbul’a ayrıldığı No Reservation, 2012’ye kadar devam edecekti…

Bu şov, gerçekten de görmediği birçok yer ve tatmadığı birçok yeri öğretti ona. 2006’da çekilen bir bölüm için Lübnan’a gittiler ve tam bu sırada İsrail-Lübnan olayı patlak verdi. Onun ya da ekibinden herhangi birinin Lübnanlı ya da İsrailli olmayışı hiçbir şey değiştirmemiş ve bu olaydan nasiplerini almışlardı.

Anthony, ekibiyle beraber uzun bir süre otelde mahsur kaldılar. Ve şov gerçekten de çekilmeye devam ediyordu. Şovu bitirmeye çalışırken, bir yandan da otelden çıkmaya çalışıyorlardı. Bu, yaşama ve yemeğe sonsuz inancın göstergesiydi kuşkusuz.

Otelden çıkıp ülkelerine dönmelerine Anthony’nin, Bay Kurt dediği bir adam yardım etti. Ona böyle diyordu; Pulp Fiction’daki Harvey Keitel karakterinden esinlenmişti.

Sonunda hayatta ve ülkelerindeydiler. Ülkeler arası yaşanmış bir sorun dahi onun yemekle olan uyumuna da, şovuna da engel olamamıştı. Bu bölümü gururla yayınladılar. Gururlanmakta kesinlikle haklıydılar. Çünkü bu bölüm, 2007 Emmy Ödülleri’ne aday gösterildi…

Gastronomi dünyasının kötü çocuğu, Bourdain

Anthony, 2011’de “The Layover” adlı yeni bir seriye başladı. Her bölümde yeni bir şehirde 1-2 gün konaklayarak keşfe çıkıyordu. Bu program 10 bölüm sürdü.

2012’de, CNN’de, son programı olacak olan, “Anthony Bourdain: Part Unknown”u çekti. Şovunda Amerika’dan çok Avrupa’nın kıyı şehirlerinin mutfak kültürlerine odaklanmıştı ve bu kez bambaşkaydı. Şöyle ki, sadece mutfak kültürü, yemekleri tatmak için civar restoranları gezmekle kalmamıştı. Bir bakıyorsun dövmecinin koltuğuna oturmuş kolunu uzatıyordu; bir bakıyorsun Anthony sarhoş oluveriyordu ve o çekimler, asla durmuyordu.

Bir de kullandığı dil ve cinse göndermeleri vardı. Anthony, agresif cümleleri ve göndermeleri ile gastronomi dünyasının kötü çocuğu olarak anılmaya başlamıştı. Programı da diğer yemek ve gezi programlarında karşılaşılmayan, belirli sansür kurulu kararları kapsamında yayımlandı.

Ve şöyle bir öğüdü vardı: "Eğer yirmili yaşlardaysanız ve görüp öğrenmeye kendinizi aç hissediyorsanız, evinizden olabildiğince uzaklara seyahat etmeye çalışın. Lüksle alakası yok, isterseniz yerde yatın ama uzaklara gidin..."

Sonsuz bir tat yelpazesi

Anthony’nin tattığı yiyeceklerin ve damağının sınırı yoktu. Kobranın atmakta olan kalbini tattığı düşünülünce bu cümleyi yinelemek gereksiz olsa da, onun şov adamı kimliğinde önce gelen şefliği ve gurmeliğini vurgulamak istedim.

Çünkü tattıkları bununla sınırlı değildi. Fas’ta kuzu billuru, Meksika’da karınca yumurtası, çiğ balina gözü, Vietnam’da bir bütün kobra… Ve tüm bunlar arasında, Anthony, yediği en iğrenç şeyin nugget olduğuna karar vermişti. Hatta yıkanmamış yaban domuzu rektumu ve fermente edilmiş köpek balığı ondan sonra geliyordu.

Onun için en özel yiyecekler ise, kesinlikle hikayesini başlatan deniz mahsulleriydi ve etler konusunda da oldukça tutkuluydu.

Takıntılı olduğu konu ise, Veganlar’dı. Onlara saygı duyduğunu dile getirmekten hiç geri durmadı. Ancak haklarında çarpıcı yorumlar yapmadan da edemedi. Veganlar’ın dünya üzerinde yaşayan tüm köylülere, çiftçilere, kısacası üreten insanlara saygısızlık ettiğini düşünüyordu.

O, ömrü boyunca önüne tatması için çıkabilecek her şeyin tadına baktı…

Anthony Bourdain öldü

Her şeyin tadına baktığından olsa gerek, Anthony, ömrünün buraya kadar olması gerektiğine karar verdi. Henüz bu konu hakkında bilinen tek şey Anthony’nin tutkularının doğduğu Fransa’nın Paris şehrinin bir otel odasında ölü bulunduğu…

Dün şef arkadaşımdan öğrendim intihar haberini. Her şefin olduğu gibi Gizem’in (Bozdağ) de idolüydü. Sesi titreyerek ve şaşkınla, böylesine hayat dolu, zıpır bir adamın hayattan vazgeçmesine anlam veremediğini anlatıyordu; ailesinden biri gitmişçesine üzgündü.

O andan beri ben de kendime sorular soruyorum işte. Bu erken gidişin sebebi neydi? Tamam, 61 yaşındaydı; ama sonuçta Allah’ın kendisine ne kadar ömür verdiğini de bilmiyordu. Peki neydi onu bu kadar köşeye sıkıştıran? Onu hayata bağlayan bir tek şey bile mi bulamamıştı yani…

Onun şu an yaşadığımız dünyada olmadığını düşünürsek, sorularım uzar da gider ve varsayımlardan öteye cevap da bulunmaz. Hoş, bulunsa da artık bir faydası yok. Huzuru arıyorsa ya da her ne arıyorsa, umarım ona kavuşmuştur...

Hayatın tadını çıkarmasını bilen, dünyada her yeri görmek, her şeyi tatmak için yaşayan bir Anthony Bourdain geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş
[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.